İrtibat: 0212 561 18 20 | GSM: 0534 968 65 76

Category Archive Makaleler

ileadmin

ARAMA VE ELKOYMA

GİRİŞ

5271 Sayılı Ceza Muhakemeleri kanunu 17.14.2004 tarihinde resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Mezkur kanun mahiyeti gereği yayımlandığı andan itibaren uygulanamaya başlamış ve ceza yargılamalarının usuli yönünü kurumlar halinde düzenlemiştir. Çalışmamızın da konusunu oluşturan arama ve el koyma kurumları 5271 Sayılı Ceza Muhakemeleri Kanununda düzenlenmiştir. Arama ve elkoyma ilişkin hususlar, bahsi geçen kanunun dördüncü bölümünde 116 vd. maddelerinde açıklanmıştır.

Arama işlemi yönünden baktığımızda, Ceza Muhakemeleri kanununda arama işleminin yapılabilmesi için sanık hatta şüpheli konumunda dahi bulunulmasına gerek olmamakta, suçun işlendiği yönünde bir tahmin ve/veya bu yönde delil bulunabileceği düşünülüyor ise kişinin üstü, konutu, işyeri arama işlemine konu olabilmektedir.
Arama söz konusu olduğunda görüldüğü üzere, kişilerin özel hayatları ile kamu düzeni kavramı karşı karşıya gelmektedir. Kanunda bu durumdan dolayı arama konusunda oldukça detaylı düzenlenmeler ihtiva etmektedir.

Yukarıda bahsi geçen durum el koyma kararı da içinde geçerlidir. Şöyle ki elkoyma kararında da kişilerin mülkiyet hakkı ile kamu düzeni kavramları çatışmakta ve kamu gücü tarafından mülkiyet hakkına müdahale edilmektedir.

Arama ve elkoymanın genel esasları ile hakimler ve avukatlar yönünden durumun nasıl olduğu Çalışmamızda teorik bilgiler ve yargısal içtihatlar ışığından irdelenecektir. Çalışmamız 2 ana bölümden oluşmaktadır. Öncelikle ilk bölümde 5271 Sayılı Ceza Muhakemeleri kanununda düzenlenen arama ve elkoyma kavramları üzerinde durulacak ve mezkur kanun ve muhteva ettiği kavramlar genel hatları ile açıklanacaktır. ardından 5271 Sayılı kanun ile arama ve elkoyma kavramlarının hakimler ve avukatlar açısından durumu irdelenecektir. Her bölümde de Mezkur kanunun düzenlenme alanına ait Yüksek mahkeme içtihatları ile doktrinde yer alan görüşler ışığında konunun nevi şahsına münhasır özellikleri izah edilmeye çalışılmıştır.

I-ARAMA VE ELKOYMA

A-ARAMA

Arama kavramı üzerine incelemeye başlamadan önce arama işlemine hakim olan usuli ilkeleri ismen de olsa zikretmek gerekmektedir. Şöyle ki;

Bir ceza muhakemesi işlemi olan aramaya ceza muhakemesinde geçerli olan bir takım ilkeler egemendir;

-Hukuk devleti ilkesi,

-İnsan haklarına uygun işlem yapma ilkesi,

-Oranlılık ilkesi,

-Dürüst işlem ilkesi,

-özel hayatın gizliliği ilkesi,

– maddi gerçeğin araştırılması ilkesi olmak üzere 7 temel ilke ön plana çıkmaktadır.

Arama kavramı düzenlendiği mevzuatlara bakıldığında, düzenlenme amacına göre polis vazife ve salahiyet kanuna uyarınca önleme araması yani idari arama ve  5271 sayılı Ceza Muhakemeleri Kanunun 116 vd maddelerinde düzenlenen adli arama olarak ikiye ayrılmaktadır.

PVSK da düzenlenen önleme araması yani idari aramada  milli güvenlik ve kamu düzeninin, genel sağlık ve genel ahlakın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması , suç işlenmesinin önlenmesi, taşınması veya bulundurulması yasak olan her türlü silah, patlayıcı madde veya eşyanın tespiti amacıyla, hakim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan haller de mülki amirin yazılı emriyle belli yerlerde, kişilerinde üstlerinde aracında özel kâğıtlarında ve eşyasında yapılan arama işlemi şeklinde tanımlanabilir. Önleme aramasına başvurmak için bir suç işlenmesi gerekmez. Ancak konutta yerleşim yerinde ve kamuya acık olmayan özel iş yerlerinde önlemi araması yapılamaz. PVSK’ya göre yapılan arama tutanağa bağlanır.

Adli arama ise yukarıda izah edildiği üzere Ceza muhakemeleri kanunun 116 vd. maddelerinde düzenlenmiş olup, arama kavramı denildiğinde akla gelen arama çeşididir. Adli arama mezkur kanundaki düzenlemelerin yanı sıra adli ve önleme araması yönetmeliğinde de açıkça düzenlenmiştir. Şöyle ki yönetmeliğin Adli arama başlıklı 5. Maddesin de ‘’ Adlî arama, bir suç işlemek veya buna iştirak veyahut yataklık etmek makul şüphesi altında bulunan kimsenin, saklananın, şüphelinin, sanığın veya hükümlünün yakalanması ve suçun iz, eser, emare veya delillerinin elde edilmesi için bir kimsenin özel hayatının ve aile hayatının gizliliğinin sınırlandırılarak konutunda, işyerinde, kendisine ait diğer yerlerde, üzerinde, özel kâğıtlarında, eşyasında, aracında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu ile diğer kanunlara göre yapılan araştırma işlemidir. hükmü havidir.

Devamını oku

ileadmin

Terörle Mücadelenin Hukuki Boyutu

GİRİŞ

Genel bir ifade ile 1999 tarihinde Birleşmiş Milletler bünyesinde hazırlanan Terörün Finansmanının Önlenmesine Dair Uluslararası Sözleşme, en az 22 devletin kabul etmesi ile yürürlüğe gireceği öngörülerek Yine Birleşmiş Milletler tarafından 10 Ocak 2000 tarihinde başta üye devletlere olmak üzere imzaya açılan ve 31 Aralık 2001’ e kadar bütün devletlerin imzasına açık tutulan, Türkiye Cumhuriyeti tarafından ise 27 Eylül 2001 tarihinde Birleşmiş Milletlerin merkezi NewYork Şehrinde imzalanan 28 maddelik “Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Uluslararası Sözleşmenin 10.1.2002 tarihinde TBMM tarafından onaylanması uygun bulunmuştur.

İlerleyen süreçte Türkiye Cumhuriyeti tarafı olduğu Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Uluslararası Sözleşme hükümlerini yürürlükteki iç hukukuyla uyumlu hale getirmek amacıyla 15/ 2 /2013 tarihinde 6415 sayılı Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanunu kabul edilmiştir.

Çalışmamız da öncelikle terörizm kavramı ele alınarak açıklanmasının ardından terörizmin finansmanına yönelik kabul edilen uluslararası sözleşmeler ile yukarıda bahsi geçen özel düzenlemeler içeren, uluslararası mücadeleye esas olan Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Uluslararası Sözleşme ile Türkiye Cumhuriyeti nezdinde de mezkur sözleşmeyi ulusal mevzuata adapte eden 6415 sayılı Terörizmin Finansmanın Önlenmesi Hakkındaki Kanun irdelenecektir.
Devamını oku

ileadmin

İMAR HUKUKU VE KENTSEL DÖNÜŞÜM

GİRİŞ

Genel bir ifade ile kamuoyunda kentsel dönüşüm kanunu olarak bilinen 6306 sayılı afet alanlarının dönüştürülmesi hakkında kanun, amacı ve ihtiva ettiği hükümler bakımından oldukça geniş yankı bulmuştur. Kentsel dönüşüm kavramı lafzi olarak her ne kadar iyi bir çağrışım yapsa da mezkur kanunun riskli yapıları temel alan ve süreçlerini açıklayan hükümleri uygulamada bir çok problemlere yol açmaktadır. Özellikle tekli taşınmazların riskli yapı kapsamına alınması ve bu anlamda yenileme yapılması dahi zorluklara neden olmaktadır. Genellik bu küçük yenileme çalışması dahi yargı merciileri önüne gelmektedir. Halbuki kentsel dönüşüm ile kanunun lafzına ve gerekçesine bakıldığında 6306 sayılı kanun taşınmazların teker teker birbirinden bağımsız olarak kentsel dönüşüme girmesini istememekte esas gayesinin bir bölgenin yenileme alanı seçilerek günümüz şartlarına uygun modern ve fenne aykırı olmayan deprem yönetmeliğine uygun yaşam alanların oluşmasını sağlamaktır. Bu amaç dünyada bir ilk olup dünya da hiçbir ülkede bütün satıh da riskli yapıların ve alanlarının bu denli büyük dönüşümü gerçekleşmemiştir.

4 bölüme ayrılan çalışmamızda kentsel dönüşüm ve yenileme alanları uygulamaları detaylandırılmış olup, birinci bölümde imar ve kentsel dönüşüm tabirlerinin ifade ettiği anlam, ikinci bölümde kentsel dönüşüm uygulamasının nevi şahsına münhasır terimleri ile açıklamaları, üçüncü bölümde uygulamada kentsel dönüşüme karşılık gelen riskli yapı tespit süreci üzerinden kanunun özelde uygulanması, 4. Ve son bölümde ise bu uygulamalar sonucu mülkiyet hakkı kamu yararı konularındaki hukuki problem detaylı bir şekilde irdelenmiştir.

Teorik bilgiler çerçevesinde hazırlanan çalışmamızda, Anayasa Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ile doktrinde yer alan görüşler ışığın da Kamuoyunda Kentsel Dönüşüm Kanunu olarak bilinen 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki Kanun ile bu kanun uyarınca mülkiyet hakkı, kamu yararı kavramlarının çatışması nevi şahsına münhasır özellikleriyle izah edilmeye çalışılmıştır.

I-İMAR VE KENTSEL DÖNÜŞÜM

İmar ve kentsel dönüşüm kavramlarını ve kentsel dönüşüme esas olan kanunun amacını çalışmamamızı detaylandırmadan önce açıklamakta yarar vardır. Şöyle ki;  İmar kelimesi; bayındırlık, bayındır kılma, geliştime , şenlendirme anlamlarında kullanılmaktadır. Buna karşılık imar hukuku ise “belediye sınırları içinde yapılaşmaya ve yerleşmeye konu olan yerlerin belirli bir plan (imar Planları) çerçevesinde bayındır hale gelmesini” ifade etmektedir. Kentsel dönüşüm kavramı, İmar terimleri sözlüğüne bakıldığı zaman; “kamu girişimi ya da yardımıyla, yoksul komşulukların temizlenmesi, yapıların iyileştirilmesi, korunması, daha iyi barınma, çalışma ve dinlenme koşulları, kamu yapıları sağlanması amacıyla, yerel tasarı ve izlenceler uyarınca, kentleri ve kent özelliklerinin tümünü ya da bir bölümünü, günün değişen koşullarına daha iyi çevre verebilecek duruma getirme” olarak tanımlanmıştır.
Devamını oku

ileadmin

Ceza Hukukunda Olası Kast ve Bilinçli Taksir Ayrımı

GİRİŞ

Genel bir ifade ile 5237 sayılı Türk Ceza kanunu sistematiğine göre Suç ‘’tipe uygun, hukuka aykırı, kusurlu olan bir insan davranışıdır’’. Bu tanıma göre suç temel olarak 4 unsurdan Meydana gelmektedir. Bunlar tipiklik, maddi unsur, manevi unsur ve hukuka aykırılıktır. Çalışmamızın konusu olan olası kast ve bilinçli taksir kavramları ise suçun manevi unsuru olan kusurluluk unsuru altında yer almaktadır.
Önleyici bir özelliğe sahip olan Ceza kanunları. Ceza yargılamasına konu olan süjenin işlediği suçtan ötürü cezalandırılması ile bozulan kamu düzeninin sağlanmasını amaçlanmaktadır. Alt- Üst Sınır arasında Cezanın tayininde ise manevi unsur olan kast ve taksir kavramları büyük önem taşımaktadır. kast ve taksir kavramları birbirinden tamamen farklı olup taksir kasıtlı suçların daha az cezayı gerektiren bir hali değil, apayrı bir kusurluluk biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır. Şöyle ki kasıtlı suçlarda olası kast cezada indirim nedeni görülmekte taksirli suçlarda ise bilinçli taksir cezanın artırılmasına sebebiyet vermektedir.Tüm bunlar göz önüne alındığında Ceza hukukunun en tartışmalı kavramlarından olan Olası kast ve Bilinçli taksir kavramları uygulamada gerek ceza tayinin de gerekse teorik çalışmalarda doktrinde tartışmalara neden olmaktadır.
3 bölüme ayrılan çalışmamızda benzerlik taşıyan olası kast-bilinçli taksir ayrımı detaylandırılmış olup, birinci bölümde Kast-olası kast kavramı ve unsurları, ikinci bölümde taksir – bilinçli taksir kavramı ve unsurları , üçüncü bölümde ise olası kast ile bilinçli taksir kavramları arasındaki ayrım detaylı bir şekilde irdelenmiştir.
Teorik bilgiler çerçevesinde hazırlanan çalışmamızda doktrin ve Yargıtay içtihatları ile doktrinde yer alan görüşler ışığında olası kast ve bilinçli taksir kavramları arasında karışıklıklara neden olan unsurlar ile nevi şahsına münhasır özellikleri izah edilmeye çalışılmıştır.

I-KAST KAVRAMI VE UNSURLARI

2011 tarihli 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun birinci kitap genel hükümlerinin 2. Kısım Ceza Sorumluluğunun Esaslarının, kast ve taksir başlıklı birinci bölümünün 21/2 maddesi ‘’ Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir ‘’hükmüne havidir. Doktrinde ise kast, tipikliğe ait objektif nitelikteki unsurların fail tarafından bilinmesi ve istenmesi olarak tanımlanmaktadır.
Şöyle ki Türk Ceza Kanuna (TCK) göre bir hareketin kasıt olarak değerlendirilebilmesi için iki unsuru birlikte taşıması gerekmektedir. Bunlar bilmek ve istemek unsurlarıdır. Öğreti de bu unsurları düşünme ve öngörme unsuru ile irade unsuru adını veren yazarlarda bulunmaktadır. Kanunun tarifine göre Suçu meydana gelebilmesi için failin sadece neticeyi öngörmesi bilmesi yeterli olmamakta, ayrıca hareketinin meydana getireceği sonucu istemiş olması gerekmektedir. Özetle kasttan söz edebilmek için bu iki şartın fiilin işlendiği sırada bir arada olması gerekmektedir.

1-UNSURLARI

A-BİLMEK

Failin tipiklikte belirtilen objektif nitelikteki bütün unsurları bilmesi gerekir. Bilme unsurunda esas olan işlenen fiildir. yani fail yapacağı hareketle kanunda yer alan sucun maddi konusunu bilmeli ve koruduğu hukuki değeri ihlal edeceğini düşünmeli ve öngörmelidir. Şayet bu yeteneğe sahip değilse bilmek unsuru da o hareket bakımından sakat kalacaktır.
Ayrıca bilme unsuru faiilin hareketi ile sonucu arasındaki illiyet bağını da kapsamaktadır. Fail yaptığı hareketin sonucunun ne olacağını öngörmelidir. Burada öngörmesi gereken, hareketin sonucu neticenin ne şekilde doğacağı değil doğrudan hareketinin sonucudur. Zira Weber kastı’da bu yanılmanın önemsiz olduğunu ifade etmektedir. Örnegin: Fail öldürmek istediği kişiye ateş eder bunun üzerine öldüğünü zannederek cesedi ortadan kaldırmak için denize atar ;gerçekte ölmemiş olan mağdur suda boğulmak suretiyle ölmesi

B-İSTEMEK

Bir fiilde failin kastından söz edebilmek için ikinci gerekli koşul istemek unsurudur. İstemek unsuru failin hareketinin neticesini istemesini bu amaç doğrultusunda eylemde bulunmasını ifade eder. Kastın bulunması için suç tipinde yer alan objektif nitelikteki tüm unsurların fail tarafından bilinmesi yetmez; bunların istenmiş olması da gerekir.
Suçun kanuni tanımına yer alan unsurları gerçekleştirmek amacıyla isteyerek korunan hukuki değere yönelik eylemde bulunan fail bu unsuru da gerçekleştirmiş olur.
İstemek unsuru doğrudan kast ile olası kast arasındaki farkı ortaya koymaktadır. İstemek unsuru da tıpkı bilmek unsurunda olduğu gibi faile ilişkin değil kanunda düzenlenen suç tipine yönelik hareketin ve sonucun istenmesini ifade eder.

II- MUAYYEN/DOGRUDAN/DİREKT KAST-GAYRİ MUAYYEN /DOLAYLI/OLASI KAST AYRIMI

5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 21. Maddesinin lafzında doğrudan kast kavramı direkt olarak geçmemekte bunun yerine kanun koyucu sadece kast terimini kullanmayı tercih etmektedir. Mezkur maddenin 2. Fıkrasında kanun koyucu olası kast ifadesini kullanmıştır. Kanun her iki kast çeşidinin de detaylı olarak tanımlanması işini doktrine bırakmıştır.
Buna göre Doğrudan kast kavramı eylemi gerçekleştiren failin öngördüğü neticeyi istemesi durumunda ortaya çıkan kasttır. Fail tipikliğe ait belirli unsurların mevcut olduğunu veya hareket sırasında gerçekleşeceğini özellikle tipik neticenin ortaya çıkacağını bilmesi ve kesin olarak öngörmesidir. Buna ilişkin Yargıtay’ın;
‘sanığın, kendisine ait olup namlusunda mermi olduğunu bildiği tabancayı maktulün kafasına yönelttiği ve tetiği çektiği, alnının ortasından kursun isabet eden maktülün yere düştüğü olayda, öldürme kastı açıkça belli olduğu halde, kasten adam öldürme sucu yerine taksirle yaralanmadan hüküm kurulması yasaya aykırıdır.’’ kararı örnek gösterilebilir.
Olası kastda ise bilmek ve istemek unsurlarında meydana gelen bir eksiklik hali, tehlikenin ciddiye alınmaması durumu söz konusudur. Şöyle ki bu durumda fail gerçekleşmesini öngördüğü neticeyi herşeye rağmen kabul etmekte ve fiili gerçekleştirmektedir. Türk Ceza Kanununda ilgili maddenin gerekçesinde de failin öngördüğü neticeyi kabullenmesi gerektiği hususu açıkça zikredilmiştir. Olası kasta örnek olarak Yargıtay’ın :
alkollü sanığın, yaralanmayla yada ölümle sonuçlanabileceğini öngörmesine karşın aracın hızını kesmeyerek kırmızı ışıkta geçerek kavşağa girdiği, yaya geçidinden geçmekte olan maktüle çarpıp kaçtığı ve maktülün çarpmanın etkisi ile öldüğü anlaşıldığına göre, eylemin olası kast ile insan öldürme suçunu oluşturduğunun kabülü gerekir.’’ Kararı örnek gösterilebilir.

III. TAKSİR

1-Tanımı

5237 sayılı Türk Ceza kanununun 22. Maddesinin 2. Fıkrasına göre ‘’Taksir, dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla, bir davranışın suçun kanuni tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir.‘’ ilgili maddenin gerekçesinde de açıkça belirtildiği üzere fail eylemi gerçekleştirirken kanunî tanımda yer alan unsurlardan birini öngö-rememiş olmalıdır. failin bu eyleminin dikkat ve özen” yü¬kümlülüğüne aykırılık dolayısıyla ortaya çıkması gerekir. Mezkur kanun maddesinden yola çıkarak doktrinde farklı tasnifler yapılarak taksirin unsurlarını belirmektedir. Ayrıca uygulamada da Yargıtay çeşitli kararlarında taksirin tanımını yapmaktadır. Bunlardan birisi Yargıtay Ceza genel kurulunun 12.11.1979 tarihli kararıdır. Bu kararda Yargıtayca taksirin şartları belirlenmiştir bunlar kısaca;
-Taksirin cezalandırılacağı konusunda kanunda bir hüküm bulunması
-Dikkat ve özen görevinin yerine getirilmemesi
-Hareketin bilerek ve isteyerek yapılması
-Neticenin öngörülebilir olması
-Failin neticeyi istememiş olması
-Hareket ile netice arasında nedensellik bağı bulunması
Olarak ifade edilmiştir.
Ayrıca doktrinde de farklı görüşler olmakla birlikte taksirin unsurları belirlenmiştir. Bunlar ;
-Taksirin Cezalandırılacağı konusunda kanunda hüküm bulunması
– Dikkat ve Özen Yükümlülüğüne Aykırılık
-Neticeye Sebep Olan Fiilin İradi Olması
-Neticenin Öngörülebilir olması
-Failin neticeyi istememiş olması
-Hareket ile netice arasında nedensellik bağının bulunması
Bu konu çalışmamızın konusu olmadığı için daha fazla detaylandırılmayacaktır
. TCK’nın 22. Maddesi incelendiğinde Taksirin bilinçsiz Basit ve bilinçli (öngörülü) taksir olmak üzere ikiye ayrıldığı görülmektedir. Kanun lafızına bakıldığında ilgili madde de taksir ve bilinçli taksir kavramlarının kullanıldığı görülmektedir. Kanun koyucu bilinçsiz( öngörüsüz) taksir kavramını kullanmak yerine sadece taksir ifadesini kullanmakla yetinmiştir. Kanundaki bu ayrım failin kusurluluğuna göre suçun kanuni tanımında yer alan alt ve üst sınır arasındaki cezanın tayininde önem arz etmekte olup, Bilinçli taksir, taksirle işlenen suçlarda cezanın ağırlaştırılmasını gerektiren bir neden olarak düzenlenmiştir.
Bilinçli yada bilinçsiz taksirle işlenebilen suçlarda kasten işlenen suçlar gibi toplum düzenini bozmaktadır. Ancak taksirli hali suç teşkil eden fiilerin koruduğu hukuki değere saldırının haksızlık içeriği kasıtlı suçlara nazaran daha hafiftir. Burada önemle belirtmek gerekir ki taksirli suçlar kasıtlı suçların hafifletilmiş şekli olmayıp apayrı bir kusurluluk halidir.

IV-BİLİNÇSİZ TAKSİR-BİLİNÇLİ TAKSİR AYRIMI

5237 Sayılı Türk Ceza Kanununda da bilinçli (öngörülü) taksir ile bilinçsiz taksir ayrımı yapılmıştır. Taksirli suçlar da yukarıda da açıkça belirtildiği üzere öngörülü taksir, bilinçsiz (basit) taksirin ağırlaştırılmış şeklidir. işbu sebeple bilinçli taksir Bilinçsiz taksir ayrımı önem kazanmaktadır. Öngörülü taksir failin eylemi neticesinde öngörüdüğü neticeyi istememesine rağmen neticenin meydana gelmesidir. Basit taksirden farklı olarak fail neden olduğu neticeyi istemez fakat öngörür. Basit taksir de öngörü unsuru da bulunmamaktadır. Kısaca somut olayda netice öngörülebilir ise –ki bu taksirin temek şartıdır.- fail neticeyi öngörmüşmüdür yoksa öngörmemişmidir işte bilinçli taksir ile bilinçsiz taksir ayrımındaki kıstas budur bu ayrım Yargıtay’ın aşağıda yer alan iki kararında daha net bir şekilde görülecektir.

‘’sanık sürücünün önünde seyreden aracın ani fren yapması üzerine kendisinin de fren tedbirine başvurmasına rağmen kullandığı tankerdeki sıvı yükü etkisiyle duramayıp aracıyla öndeki aracı sol arka kösesine vurması ve kontrolden çıkarak diğer şeride geçtiğinde karsı yönden gelen araçla carpışması biçiminde gelişen olayda neticeyi öngöremeyen failin sorumluluğu taksir düzeyindedir. Olayda bilinçli taksirin öngörme koşulu gerçeklememiştir…..
‘’ehliyetsiz ve bir gözü kör olan sanığın geri manevra sırasında aracının direksiyon hakimiyetini kaybederek uçurumdan yuvarlanması suretiyle iki kişinin ölümüne bir kişinin de yaralanmasına neden olduğu olayda bilinçli taksir koşullarının oluştuğu ve hakkında tayin olunan cezanın 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun 22/3. maddesi uyarınca arttırılması gerektiği gözetilmeden eksik ceza tayinini aleyhe temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır….. ‘ ’

V-OLASI KAST- BİLİNÇLİ TAKSİR AYRIMI

Ceza Hukuku doktrinin de günümüzde en çok tartışılan konuların başında olası kast- bilinçli taksir ayrımı gelmektedir. Her iki kusurluluk halinde de fail gerçekleştirdiği hareket ile doğacak neticeyi öngörmektedir. Fakat aradaki fark failin saikinde ortaya çıkmaktadır. Bilinçli taksir de fail eylemi gerçekleştirirken ciddiye almakta öngördüğü neticeyi kesinlikle istememekte, kendine güvenerek hareket etmektedir. Yani kaba tabir ile işin altından kalkacağını, bir şey olmayacağını düşünmektedir. Oysa olası kastta fail öngördüğü neticenin gerçekleşmesini önemsememekte çıkacak sonucu kabullenerek nihai hedefine ulaşmayı amaçlamaktadır. Hareketi ile doğurduğu sonuca karsı tamamiyle kayıtsızdır. Kısaca fail burada olursa olsun demektedir.
Yukarıda da açıklandığı üzere uygulamada ve öğreti de olası kasttan söz edebilmek için fail meydana gelecek neticeyi göze almış olması yani netice olursa olsun şeklinde hareket etmiş olması gerekir. Bilinçli taksirde fail neticeyi yine öngörür; ancak meydana gelmeyeceği kanısındadır. Meydana gelmemesi için elinde geleni yapar. Gerçekleşme imkanı ve ihtimalinin varlığını kabul ederse hareketi yapmayacağı görüşü muhtevası itibariyle ağırlıktadır.
Olası kast bilinçli taksir ayrımı konusunda öğretide değişik görüşler teoriler ortaya atılmıştır. Bunlar ;
-Olanak teorisi: Bu teoriye göre eğer fail neticenin somut olarak gerçekleşme olanağını öngörmüş ve buna rağmen hareketi gerçekleştirmiş ise olası kast mevcuttur.
-Olasılık teorisi : Bu teori hukuksal yarara yönelik ihlalin hangi derece de bir olasılıkla beklendiğini esas alır.
-Rıza Teorisi : Bu teoriye göre eğer fail neticeyi kabullenmiş göze almış ise olası kast mevcuttur. Teori failin neticeye razı olduğu, onu göze aldığı ve neticeyi kesin olarak bilseydi bile hareketi yine de gerçekleştirebileceğinin söylenebileceği durumlarda olası kastı kabul etmek gerekir.
Şöyle ki fail olası kastta, kendi istediği neticenin dışındaki neticelerin de meydana geleceğini öngörür, bu neticelerin gerçekleşip gerçekleşmemesi karşısında kayıtsızdır. Önemli olan ne pahasına olursa olsun gerçekleşmesini istediği bir netice vardır ve bu neticeye bağlı olarak gerçekleşmesi olası olan neticeleri de kabullenir. göze alır. Bu kabullenme, olası kastta püf noktasını oluşturmaktadır. Kişi neticeleri doğrudan istemiyorsa da gerçekleşmesini de kabullenmektedir. Buna karşılık bilinçli taksirde de fail neticeyi öngörür. Yani neticenin gerçekleşebileceğini bilir ancak bu neticelerin gerçekleşmesini asla istemez.
Keza Yargıtay’ın Bilinçli taksir ile Olası kasta ilişkin aşağıda yer alan kararlarında yukarıda izah edilen teorilerden rıza teorisini esas aldığı ve iki kusurluluk türü arasındaki fark somut olay üzerinden açık bir şekilde görülecektir ;
‘’Sanığın kaçar umuduyla arabayı mağdurun üzerine sürdüğü ve fakat onu yaralamaktan kurtaramadığı kanısına ulaşılırsa eylemin bilinçli (öngörülü) taksirle işlendiğinin ve taksirle yaralama olarak kabülünün gerekeceği……’’
‘’Geceleyin Meskun Mahalle de 200 promil alkollü arak araç kullanan sanığın karşı şeride geçerek neden olduğu yaralama olayında, Bilinçli Taksirin Şartlarının oluştuğu gözetilmeden ve gerekçe gösterilmeden hakkında TCK’nın 45/son Maddesinin uygulanmasına……’’

‘’Sanığa ait olan, orijinal imalinde kuru sıkı yada gaz fişeği atmak için yapılmış ancak sonradan yivli’setli namlu takılmak suretiyle 7.65mm mermi atar hale getirlmiş tabancanın çalışıp çalışmadığı konusunda sanıkla maktül arasında geçen konuşma sonrasında, sanığın atışa salih ve içinde mermi olduğunu bildiği tabancayı emniyet mandalının acık olup olmadığını kontrol etmeden maktülün şakağına dayayarak ateş etmek suretiyle öldürmek eyleminde sanığın sonucu kabullenerek tetiği çekmesinin bilinçli taksir değil olası kastla insan öldürmek sucunu oluşturduğu……..’’

‘’Olay günü sanıkların bilgisayar konusundan alacak meselesi yüzünden tartıştıkları, sanık ibrahim’in M. Çayevine giderek oturuduğu, bir süre sonra sanık Fırat’ın Çayevinin önüne geldiği karşılıklı olarak tabanca ile ateş ettikleri sırada, sanık ibrahim’in iki el atışından birinin, Olay yerine 60-70 metre mesafedeki belediye lojmanları, 4. Kat, 13. Numaralı dairede beyaz eşya tamiri için bulunan silah seslerini duyarak pencereden bakmak isteyen Veysi C’ye sol gözünden isabet ederek, beyin harabiyeti sonucu gelişen beyin kanamasından ölmesine neden olduğu olayda; sanık İbrahim’in yerleşim yerinde silahla, kendisinin de oturduğu lojmana doğru atışlar sırasında bina içinde bulunanların yaralanabileceklerini yada ölebileceklerini öngörebilecek durumda bulunması nedeniyle, Olası kast ile öldürme sucundan 5237 sayılı TCK’nın 81,21/2,53. Maddeleri gereğince hüküm kurulması gerektiği gözetilmeden, yazılı şekilde bilinçli taksirle öldürme sucundan hüküm kurulması, bozmayı gerektirmiştir.

SONUÇ
Taksir ve kast kavramları suçun sübjektif unsuru olan kusurluluk kavramı içerisinde değerlendirilmektedir. 5237 Sayılı Türk Ceza Kanununda (TCK) kast ve taksir başlığı altında düzenleme bulan mezkur kavramlar, doktrinde farklı tasniflere tabi tutulmaktadır.
Çalışmamız açısından değerlendirdiğimizde kastı doğrudan (direkt) kast ve olası kast olarak ele alarak taksiri de bilinçsiz (basit) taksir ve bilinçli (öngörülü) taksir olarak tasnif ettik
Bu ayrımlardan bilinçli taksir ile olası kast kavramları ceza hukukunun güncel bir şekilde en çok tartışılan konularının başında gelmektedir. Şöyle ki unsurlarını incelediğimizde her ikisinde de fail tarafından neticeyi öngörme söz konusu iken olası kastta fail meydana gelecek neticenin gerçekleşmesini umursamamakta doğrudan hedefini düşünmektedir. Bilinçli taksir de ise fail kendine güvenerek eylemi sonucunda meydana geleceğini öngördüğü neticeyi engelleyebileceğini , işin altından kalkabileceğini düşünür.
Gerçekten de her ne kadar taksirle işlenen suçlar da bilinçli taksir cezayı ağırlaştıran , kasten işlenen suçlarda da olası kast cezayı hafifleten neden olsa da failin kusurluluk derecesi alacağı cezayı büyük ölçüde etkilemektedir.
Çalışmamızda da öncelikle kast ve taksir kavramları açıklanıp unsurları ile tasnif edilmekle birlikte, bilinçli taksir ve olası kast kavramları arasındaki fark doktrinden görüşler ve Yargıtay kararları ışığında izah edilmeye çalışılmıştır.

KAYNAKÇA

CENTEL,Nur/ZAFER,Hamide/ÇALMUT, Özlem. Ceza Hukuku Uygulamaları İstanbul,2012.

DÖNMEZER, Sulhi / ERMAN, Sahir, Nazari ve Tatbiki Ceza Hukuku C.II İstanbul, 1999

HAKERİ, Hakan, Ceza Hukuku Genel hükümler Ankara, 2013

ÖNDER, Ayhan, Ceza Hukuku Genel Hükümler C. II: İstanbul 1989

ÖZTÜRK, Bahri/ ERDEM, Mustafa Ruhan, Uygulamalı Ceza Hukuku ve Güvenlik Tedbirleri Hukuku, İstanbul, 2011

Veli Özer ÖZBEK/Mehmet Nihat KANBUR/Koray DOĞAN/Pınar BACAKSIZ/İlker Tepe. Ceza Hukuk Genel Hükümler Pratik Çalışma Kitabı –I- İzmir, 2012.

www.Yargıtay.gov.tr

ileadmin

ŞİRKETLER HUKUKU
ŞİRKET KAVRAMI

Şirket, birden çok kişinin hukukun sağladığı güvenceden yararlanmak ve bu güvence altında ekonomik bir takım gayelere ulaşmak amacıyla oluşturdukları iktisadi ve hukuki bir sosyal örgüttür. Tanımını yaptığımız bu hukuki ve ekonomik yapı ‘ortaklık’ anlamına gelir, dolayısıyla şirketleri oluşturan kişilere de ‘ortak’ denir. Hukuki literatürde ise şirketler adi şirketler ve ticaret şirketleri olarak ikiye ayrılır. Bu ayrıma girmeden önce şirketlerin unsurlarından bahsederek şirketlerin ne olduğunu tam olarak anlamalıyız.

A. ŞİRKETLERİN UNSURLARI

1. SÖZLEŞME

Yukarıda şirketleri tanımlarken bahsettiğimiz hukuki güvenceyi sağlayan unsur sözleşmedir. Bu bağlamda Bir şirket oluşturmak isteyen kişiler bu yöndeki ortak iradelerini açıklayarak ancak şirket kurabilirler dolayısıyla sözleşme bir şirketin kurucu unsuru olduğunu söyleyebiliriz.
2. SERMAYE

Şirketlerin ekonomik faaliyette bulunabilmesi için sermayelerinin olması gerekir. Şirket sermayeleri para, taşınır mal, taşınmaz mal, emek gibi birçok ekonomik değer şeklinde olabilir.
3. AMAÇ

Şirketler, ekonomik bir takım amaçlara ulaşmak için kurulur. Ancak şunu da belirtmeliyiz burada kullandığımız ‘ekonomik amaçlar’ ifadesi geniş bir anlam yelpazesini kapsamaktadır. Bu doğrultu da şirketlerin türlerine göre ekonomik amaçları da değişiklik gösterir. Bu ekonomik amaçlara şirket türlerinden bahsederken değineceğiz.

4. FAAL KATILIM

Ortakların ulaşmak istedikleri ekonomik amaca ulaşabilmek için göstermeleri gereken emeği ifade eder.
5. ŞAHIS

Şirketlerin kurulabilmesi için kişi varlığı aranmaktadır. Ancak bazi şirket türleri için en az bir kişi yeterli olurken bazı şirket türleri için en az yedi kişi veya en az iki kişi gibi şartlar bulunmaktadır. Hangi şirket türü için en az kaç ortak gerekli olduğuna şirket türlerini anlatırken değineceğiz.
Devamını oku

ileadmin

Miras Hukuku
A- Mirasçılık

Türk medeni kanunu madde 599 da belirtildiği üzere ‘’ ölenin malvarlığı ölümünden sonra tereke adını alır ve kanuni mirasçılarına intikal eder.’’ Peki bu kanuni mirasçılar kimlerdir?
Türk miras hukukunda İktibasın yapıldığı İşviçre hukukundaki gibi parantel sistem yani zümre sistemi mevcuttur. Bu sistemde her zümrede murise yakınlığına göre mirasçılar bulunmaktadır. Aşağıda zümre mirasçıları ve hangilerinin saklı payı bulunduğu ayrıntılı olarak açıklanmıştır. ;
1. Zümre: Murisin yani ölenin altsoyudur. Bunlar çocukları ve torunları olarak devam eder. Çocuklar eşit oranda mirasçıdırlar
2. Zümre: Ölenin anne ve babasının oluşturduğu zümredir. Ölenin altsoyu varsa ve mirasa hak kazanmışsa bu zümre mirasçıları miras hakkını kaybeder.
3. Zümre: Ölenin büyükanne ve büyükbabasıdır.
Zümre sisteminde 1. Zümredeki mirasçılar mirasa hak kazanmışsa alttaki zümreler mirasa hak kazanamaz . Örneğin 1. Zümre de yer alan ölenin çocukları mirasa hak kazanırsa 2. Zümre de yer alan ölenin anne ve babası mirasa hak kazanamaz. Özetle üst zümrede mirasa hak kazanan varsa alt zümredekiler miras hakkından mahrum kalır.
Devamını oku

ileadmin

KAMULAŞTIRMA

Kamulaştırma kamu kurum ve kuruluşlarının yapmakla yükümlü oldukları kamu hizmetlerini yerine getirmek amacıyla kamu yararının da gerektirdiği hallerde taşınır ve taşınmaz mallara veya irtifak haklarına sahip olma yetkisidir. Bu yetki dayanağını bizatihi olarak anayasadan almaktadır. Anayasa madde 46 incelendiğinde kamu yararının gerektirdiği hallerde bedelin nakden ve peşin bazı durumlarda eşit taksitler halinde ödenmesi suretiyle kamulaştırma yapılabileceği öngörülmüştür. Kamulaştırmaya yönelik bir diğer yasal dayanak ise 2942 sayılı kamulaştırma kanunudur. Bu kanunda kamulaştırma işleminin süreci müdahil olan kurumlar ve kamulaştırma ilke ve esasları ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.

Bunun için Anayasamız ve 2942 sayılı kamulaştırma kanunu incelendiğinde;

öncelikle kamulaştırma yapma yetkisinin münhasıran devlet ve kamu tüzel kişilerine verildiği görülmektedir. Bu yetkiye binaen ilgili kurumlar öncelikle kamulaştırmaya konu olacak mal veya hakkın güncel tutarı oranın da bir kamulaştırma bedeli ayırmalıdır.
Devamını oku

ileadmin

HACZEDİLEMEYEN MAL VE HAKLAR

Borcunu zamanında yerine getirmeyen borçluya karsı alacaklının başlattığı takip kesinleştiği takdirde artık alacaklı borçlunun malvarlığındaki mal ve haklar üzerinde haciz işlemi yapma hakkına haiz olacaktır. Bu durumda borçlunun malvarlıgı bir bütün olarak alacaklının alacağına karşılık teminat oluşturmaktadır. Ancak günümüzde cebri icra hukukumuzda insani mülahazalarla borçlunun ve bakmakla yükümlü olduğu kişilerin yaşamlarının idame ettirebilmesi ve ekonomik olarak mahvına yol açmamak amacıyla bazı mal ve hakların haczedilemeeyceg kabul edilmiştir. Bunlar da kendi arasında mutlak olarak haczedilemeyen mallar ve haklar ve kısmen hacz edilebilen mal ve haklar olarak ikiye ayrılır
1- Haczedilemyen mallar ve haklar

– İlama bağlı nafaka alacağı
– Şahsa sıkı sıkıya bağlı haklar
– Manevi tazminata ilişkin hak
– Sükna hakkı
– MK’ da yer alan diğer irtifak hakları
– Bütünleyici parça taşınmazlardan ayrı olarak haczedilememesi
– Ölünceye kadar bakma alacaklısının alacak hakkı haczdilememesi
Bunlara ek olarak icra ve iflas kanunu madde 82 de numerus clausus (sınırlı sayı) esasına göre sayılan hak ve alacaklar da hiçbir şekilde haciz işlemine konu olmayacaktır. Bunlar ;
Devamını oku

ileadmin

Ceza hukuku  özel hükümler hakkında incelemeler ve örnek suç tipleri

Ceza hukukunun teorik temeli olan Ceza kanunumuz  özetle 2 bölümden oluşmaktadır ilk bölüm genel hükümler olup suç tiplerine uygulanan genel esasları belirleyen düzenlemeler olup 2. Bölüm ise özel hükümler başlığı altında maddeler halinde suç tiplerinin ayrı ayrı düzenlendiği bölümdür. Aşağıda bu bölümde yer alan ve asliye ceza mahkemesi ve ağır ceza mahkemesinde dava konusu olabilecek belli baslı suç tipleri yer almaktadır.

  • Resmi belgede sahtecilik suçu

Resmi belge kamu görevlisinin görevinin verdiği yetkiye  dayanarak düzenlediği belgedir. Resmi belge sahtecilik suçu seçimlik hareketli bir suçtur. Yani suç tipinde sayılan hareketlerden birinin dahi yapılması halinde bu suç işlenmiş olacaktır. Suçun unsurunu oluşturan  hareketler ise şunlardır ;

  • Resmi bir belgeyi sahte olarak düzenlemek
  • Gerçek bir resmi belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştirmek
  • Sahte resmi belgeyi kullanmak.

Bu hareketlerden birinin dahi yapılması halinde suç işlenmiş olacaktır. Ancak burada önemle belirtmek gerekir ki 2. Bende de yer alan gerçek bir resmi belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştirmek seçimlik hareketin de aldatma unsurunun varlığı önemlidir. Bu degişiklik aldatıcı nitelikte değilse artık resmi belge de sahtecilik suçu değil resmi belgeyi bozmak yok etmek ve gizlemek sucu oluşacaktır.

Yukarıda sayılan seçimlik hareketlerin bir kamu görevlisi tarafından görevinin gereği düzenlemek zorunda olduğu belge üzerinde işlenmesi halinde verilecek ceza yarı oranda arttırılacaktır. Ayrıca sahteliğe konu olan belge kanun hükmü gereğince aksi ispat oluncaya kadar geçerliliği sabit olan belgelerden ise bu durumda cezanın yarı orandan arttırılması sonucunu doğuracaktır.

Resmi belge de sahtecilik suçun da adli para cezası seçimlik ceza olarak öngörülmemiştir sucun temel şeklinin yaptırımı 2ila 5 yıl arası hapis cezasıdır. Bu suç tipinde kovuşturmaya başlanması için mağdurun şikayetine gerek yoktur. Re’sen soruşturma ve kovuşturma yapılacaktır.

  Devamını oku

ileadmin

AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ VE AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİNE BAŞVURU YOLU

Avrupa konseyine üye devletler tarafından 1950 yılında imzalanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, temel hak ve hürriyetler alanında uluslararası bir koruma sağlamaktadır. Birçok temel hak ve hürriyetleri tanıyan ve koruma altına alan bu sözleşmeyi Türkiye de 1950 yılında imzalamıştır. Böylelikle insan hakları devlet üstü bir organizasyonun koruması altına alınmakla kalmamış aynı zamanda insan haklarının küresel olduğu ve hiçbir devletin bu hakları keyfi bir şekilde ihlal edemeyeceği vurgulanmıştır.
AİHS ile 1 Kasım 1998 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kurulmuştur. AİHM’nin kurulmasıyla sözleşmenin somut olarak uygulanmasını sağlamak ve meydana gelebilecek ihlallerin de tazminat yolu ile müeyyilendirilmesi amaçlanmıştır. Böylelikle AİHS’ye taraf olan devletlerden herhangi biri tarafından AİHS’nin tanıdığı temel hak ve hürriyetleri ihlal edilen bireyler, ihlali gerçekleştiren devlete karşı AİHM’de dava açabileceklerdir. Peki Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesince tanınan hak ve özgürlükler nelerdir?
A. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesince Tanınan Hak ve Özgürlükler

Devamını oku